Aslında bilimlerin bulgularının insanlık tarafından özümsenmesi, anlaşılması ve sahiplenilmesi olumlu olmak bir yana bir tür gerekliliktir. Sonuçta emek kesiminin sırtında taşıdığı işbölümünün kristalleşmiş ürünleridir bilimsel bulgular. Kuramlar da buna dahildir haliyle. Yine de doğada gözlemlenmiş kuramlara kendimizi kısıtlamanın daha derli toplu bir analiz doğuracağını düşünüyorum. Örneğin sicim kuramını bu yazı dizisinin tamamen dışında bırakmayı seçiyorum: matematiksel tutarlılık ne kadar olumlu tınlasa da gözlemin eksikliği kakafoniyi artıracaktır konunun teknisyeni olmayanlar için.
Bu açıdan bakıldığında kuantum kuramına duyulan bu ilginin olumlu olduğunu düşünebiliriz. Yine de bu ilginin şekli ve sebepleri, toplumun yapısı, çağımızın sorunları gibi bazı temel kavramlardan ayrık düşünülürse eksik olabilir. Tıpkı Yunus Emre’yi çağının Anadolu ortamını gözönüne almadan tam olarak anlamak mümkün olmadığı gibi mesela Einstein’ da herşeyden ayrık olarak tartışılırsa garip ve yanıltıcı sonuçlara varılabilir. Bu tür yanılsamalara karşı oldukça dikkatli olmak gerekiyor.
Üniversite öğrenciliğim sırasında şunu biraz da acı çekerek fark etmiştim. Herkes (daha çok bazı sayısal olmayan doktrinleri çalışan arkadaşlarım (aslında felsefecileri bunların dışında tutmam gerekiyor) görelilik ve belirsizlik kelimelerini pek severdi. Benim bu konularla olan ilişkim yakın bir mücadele ortamı idi oysa; anlamaya çalışmak, onları kendi içlerinde ve kendi bütünlüklerinde tanımlayabiliyor olmak bu konular üzerine problemleri çözebilmek… Yine de bu arkadaşlarım, bazıları gibi “şu şu ahlak kitabının şu şu sayfasındna demirin atom sayısı varmış yaa!” diyenler kadar siste kendini kaybetmiş kıyı denizcileri gibi davranmıyorlardı.
Kuantum kuramı hakkında indirgemelerden kaynaklanan yanlış anlamalar ve hatta tersyüz etmeler hiç de az değil. Bunlardan bir tanesi “ben gözlemlemiyorsam yoktur” kavramı. Bunu savunan bazı felsefecilere şairimizin nasıl cevap verdiğini biliyoruz. Bunları tekrar etmek değil amacım. Amacım bilimsel bir kuramın bilim-olmayan’a indirgenmesinin sebepleri ve mekanizmaları.
Bir kuantum mekaniksel sistem’den bahsedebilmemiz için o sistemin içeriğini betimleyen (teknik dilde hamilton fonksiyonu denilen) bir araca ihtiyaç vardır. Bu aracın yokluğunda (yokluğu sıfır olması demek değildir) kuantum mekaniğinden bahsedemeyiz. Şu anda (yerçekimini bir kenara bırakırsak) doğanın hamilton fonksiyonunun ne olduğu üzerine bir fikrimiz var. Buna Standart Model deniyor, şu ana kadar yapılan tüm (son derece hassas) deneylerden yalanlanmadan çıkmıştır (CERN’deki deneyler bu fonksiyon üzerinedir: yenilenmesi gerekip gerekmediğini ve eğer değişmesi gerekiyorsa nasıl değişeceğini araştırırmak üzere kurgulanırlar). Kısacası bu andan sonra (belirli bir enerji seviyesi altında) hiçbir gözlem yapmasak da standart modelin kuantum kuramımızın hamilton fonksiyonu olduğunu biliriz (bilimsel iddia manasında); bunda hiçbir belirsizlik yoktur. Farkındaysanız iki tür gözlem tipi vardır, hamilton fonksiyonunun ne olduğunu anlamaya çalışan gözlemler ve belirli bir hamilton fonksiyonunun kabulü üzerine oluşan kuramsal çıkarmaların doğada gerçekleşip gerçekleşmediğini sınamaya yarayan gözlemler. Örneğin hidrojen atomunun hamiltonunu biliriz; gözlem yapmadığımda hidrojenlikten (izole bir sistem olarak) çıkacağını düşünmek ise tam da parmak basmak istediğim türden bir yanlış anlama. Kısaca özetleyeyim:
(Bence en önemli) yanlış anlama: Kuantum kuramının gözlemlere yönelik çetrefilliğinden (ya da dalga fonksiyonunun -ilerde tanımlayacağım- ontolojik sorunlarından) yola çıkarak kuramda “kuralların” da keyfi, olasılığa dayalı vesaire olduğunu çıkarsamak. Acaba bu, kişinin herşeye rağmen tanrı ile özel bir anlaşması olabileceği ve kendisi için ulvi bir istisna yaratılabileceği üzerine kurgulanan (ve aslında ciddi seviyede sorunlara işaret eden) bir tür garip ruh hali midir? Bilmiyorum, Secret yani.
Zaman içinde insanlarla yaptığım konuşmalardan edindiğim izlenime göre yukarıda belirttiğim yanlış anlama en yaygın olanı. İşin ilginç yanı bu tür bir yanlış anlama fiziksel sistemin kuantum ya da klasik olmasına hiç de bağlı değil. Klasik mekanik çerçevesinde dahi her an yeni kuvvet yasaları keşfedebilirdik. Yani yukarda alıntıladığım yanlış anlama klasik fizikte de yer alabilirdi, ama klasik mekanik etrafında gözlem üzerine ontolojik sorunlar olmadığından bu tür düşüncelerin o sistem içinde yeşermek için gereken ortamı bulması daha zor olurdu ya da en azından tepkisel bir hal alırdı belki de. Klasik mekanik, çağının felsefesini de etkilemiş olduğundan az önce yazdığımın, tarihsel olarak da doğru bir önerme olduğunu iddia edebilirim sanıyorum.
